Bloga dön

5 Eylül 2026

Bir İhbar Mektubunun Işığında XIX: Yüzyılın Son Çeyreğinde Ankara’daki Marjinaller!

Bir İhbar Mektubunun Işığında XIX: Yüzyılın Son Çeyreğinde Ankara’daki Marjinaller! kapak görseli

XIX. yüzyılda kapitalizmin en büyük silahı her gün gelişen teknoloji ile bilimsel gelişmeler ve buradan alınacak sonuçların bir meta olarak tüketiciye pazarlanması olsa gerek. Parası olan -hatta olmayan- bireylerle toplumlara konformizmin bir “ihtiyaç” olarak sunulması ürün ve hizmet çeşitliliğini artırdığı gibi yeni keşfedilen “geleneklerle” insanlara para harcamanın bin türlü keyifli ve eğlenceli yolu gösterilmiştir.

Osmanlı Ülkesinin batıya açılan ilk kapısı Fransa’dır. Her ne kadar makine, mekanik ve askerlik gibi alanlarda Almanya birinci sırada ise de tıp, hukuk, siyasal bilimler vd. birçok bilim disiplini için birinci ülke Fransa olmuştur. İmparatorluğun büyük şehirlerde, Rusya’da olduğu gibi zengin aileler fertlerini Fransızca öğrenmeye teşvik ederek çocuklarına Fransız mürebbiyeler tutmuşlar, piyano öğrenen genç kızlar Alman bestecilerin eserlerini bile Fransızca nota kitaplarından ezberlemişlerdir. Fransız mutfağı, yemekleri, aperatifler ve elbette eğlence mekânları ile vakit geçirme etkinlikleri de Osmanlı burjuvazisinin büyük bir iştiyakla ülkeye taşıdıkları yeni yaşam alışkanlıklarıdır.

Olan biteni “garbın adet ve ahlâkını Müslüman ülkesine getiriyorlar” şeklinde yorumlamak doğru olmayacaktır. Zira her iki ülke arasındaki kültürel ve toplumsal senkretizmin genel olarak bir tarafında Fransa’ya eğitim için giden -çoğu Gayrimüslim- gençler, tedavi, kaplıca, alışveriş vs. için giden zenginler, sigorta, taşımacılık, tarım, hayvancılık ve dikiş makineleri gibi eşya ve alet üreticilerinin, kumpanyaların acenteliğini almak isteyen girişimciler varken, diğer tarafta oryantalist ressamlar, edebiyatçılar, gezginler ve diplomatlar vardı. Ve bu senkretizmin sonuçları kısa zamanda sadece İstanbul, İzmir, Beyrut vd. şehirlerde değil Anadolu’nun içlerinde de görülmeye başlandı.

24 Ocak 1886 tarihinde, Ankara’dan Dahiliye Nezareti’ne gönderilen bir ihbar mektubu, klasik muhbir mektuplarının bütün özelliklerini taşımakla beraber belki de Ankara yerlilerinin çoğunun bilmediği kadınlı-erkekli eğlence ve “balo”nun şehirde meraklıları olduğunu gösteriyor.

Bilindiği gibi muhbirlik, tarih boyunca birçok farklı sebeple yapılan bir eylem olmuştur. Muhbir psikolojisi incelendiğinde, genellikle kişisel çıkarlar, intikam duygusu, ideolojik inançlar veya baskı gibi faktörlerin muhbirlik motivasyonunu şekillendirebileceği görülmektedir.

II. Abdülhamit döneminde saray tarafından maaşlı ve kadrolu “hafiyeler” istihdam edildiği gibi gayrı resmi olarak ücret, hediye vs. karşılığında doğru-yalan ihbarlarda bulunanlar da vardır. Bahse konu olan ihbarın sahibinin ise para ve hediyeden ziyade intikam duygusuyla muhbirlik yaptığı anlaşılıyor.

Mektup, “muhbir-i sadık” imzasıyla gönderilmişti ve ilginçtir ki, Ermeni harfleriyle Türkçe olarak kaleme alınmıştı. Bu durum, ihbarcının Türkçe konuşan ancak Ermeni harflerini bilen biri olabileceği varsayımını akıllara getirmektedir. Muhtemeldir ki bu kişi, okulda Ermenice okuma ve yazmayı öğrendiği halde aile içinde ve gündelik yaşamda Türkçe konuşan bir Ermeni’dir.

İhbarın hedefinde ise dönemin Ankara Telgraf ve Posta Müdürü Baha Bey vardır. Mektupta yer alan iddialara göre, Baha Bey Ankara’da alışılmadık eğlenceler düzenlemekteydi. Muhbir, söz konusu etkinliklerin adını bilmekle beraber ne olduğu konusunda emin değildir: “Suare mi yoksa balo mu nedir” diyerek açıklamaya çalıştığı bu eğlence tarzında Baha Bey çeşitli yabancıları evine davet ediyor ve bu eğlenceler sonrasında 14 yaşındaki kızıyla birlikte şehirde dedikodulara neden olacak şekilde ahlaka aykırı davranışlarda bulunuyordu. Bu durum, halk arasında büyük bir infiale yol açabilirdi.

Hemen belirtmek gerekir ki muhbirin buradaki “yabancı” tanımlamasıyla kimler, hangi grupları kastettiği tam olarak net değildir. Bizce iki olasılıktan birincisi, tercüman, kavas gibi hizmetlere şehirde bulunan bazı diplomatlar ile Reji İdaresi, Bank-ı Osmanî gibi müesseselerde çalışan ve aslen Ankaralı olmayan Gayrimüslim görevlilerdir. Yerli Ankaralılardan olup “Hisar-ı Agniya” yani “Zengin Hisar” Mahallesinde yaşayan, varlıklı Ermeniler ile bazı Rumların Baha Beyin evindeki davetlere icabet etmeleri ise ikinci bir olasılıktır.

Nitekim Baha Bey, toplumun tepkilerinden çekinerek benzer bir organizasyonu Katolik milletinden Beylioğlu Andon’un evinde de düzenlemişti. Muhbirin yazdığına bakılırsa şehrin Telgraf ve Posta Müdürü burada yaptığı konuşmada sağ elinde kızı, sol elinde oğlu olduğunu ve bu durumdan dolayı kendisini bahtiyar hissettiğini dile getirmiş, İslam ve Hristiyanlık inançlarına karşı da saygısız ifadeler kullanmıştı. Baha Bey’in bu sözleri özellikle dikkat çekiciydi.

Baha Beyin yaptıkları bunlarla sınırlı değildi!

Ramazan ayında kızını arabaya bindirip kendisi de arabacı gibi önde oturarak Ankara’nın çarşı ve pazar yerlerini dolaşmıştı. Bu bir devlet görevlisine yakışır bir davranış değildir. Üstelik Baha Beyin bu gibi hareketleri yüzünden postanedeki işler aksamakta, mektup ve eşyaların teslimi gecikmekte ve postane gelirlerinde düşüş yaşanmaktaydı. Ayrıca, Ayaş ve Beypazarı hatlarının tamirinde harcanan paralarla ilgili de müdür bey şüphe altındaydı!

“Muhbir-i Sadık”ın en ciddi iddialardan biri ise Baha Bey’in, Katoliklerden Hisar Mahallesi’nde yaşayan Mıgırdıç’ın kızına musallat olup tecavüz etmeye teşebbüs etmesiydi. Kızın çığlıkları üzerine komşular duruma müdahale etmiş, akabinde de Baha Bey’i darp etmişlerdi. Bu olayda Baha Bey çok kötü dövülmüş ve her tarafı kanlar içinde kalmıştı. Mıgırdıç’ın kızı dava açmayı düşünmekteydi. Neredeyse şehirdeki bütün memurlar Baha Bey’den hoşlanmazken, Vilayet Savcısının Baha Bey’in akraba olması, genç kızı dava açmakla daha fazla başının belaya gireceği gibi endişelere sevk ediyordu.

Baha Bey’in bu iddialar karşısında ne yaptığını, bu konuda dava açılıp açılmadığını, açıldıysa safahatını ve sonucunu, kendisine idarî bir ceza verilip verilmediğini -şimdilik- bilmiyoruz.

Ancak bu ihbar mektubu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle taşrada toplumsal normlardaki değişim ile yeni yaşam tarzlarına karşı olan bireysel tavırlara ve keza taşra bürokratik yapısının nasıl yozlaştığına dair önemli ipuçları sunmaktadır.